12 Dev Adam, Dünya Kupası Elemeleri’nde yakaladığı 8’de 8’lik seriyle yalnızca Katar biletini cebine koymadı; yıllardır aranan istikrarın da adresini gösterdi. Şimdi gözler, 75 yıllık olimpiyat hasretini bitirebilecek daha büyük hedefte: Los Angeles.
Basketbolumuzun yıllardır aradığı o meşhur “istikrar”, galiba sonunda Milli Takımın önüne çıktı.
Bir dönem madalya kazanıyor, ardından daha o başarının mürekkebi kurumadan yeniden en başa dönüyorduk. 2001 Avrupa Şampiyonası’nda gelen ikincilik, Türk basketbolu için bir sıçrama anıydı. Ancak o seviyeyi sürdürülebilir hale getirmek kolay olmadı. Kulüplerin üretim gücü zayıfladı, altyapıdan gelen oyuncu havuzu daraldı, biz de zaman zaman çözümü hazır oyuncularda arayarak kalıcı bir basketbol düzeni kurduğumuzu sandık.
Oysa gerçek başarı, günü kurtaran çözümlerle değil; devamlılıkla, sistemle ve birlikte oynama kültürüyle gelir.
Bugün geldiğimiz noktada 12 Dev Adam, tam da bunu gösteriyor.
İlk turu 6’da 6 ile geçen ay-yıldızlılar, İstanbul’da Litvanya gibi Avrupa basketbolunun en güçlü geleneklerinden birini mağlup etti. Ardından İzlanda deplasmanında da hata yapmadı ve 8’de 8’e ulaştı. Vikingler mücadele etti, direndi, oyunun içinde kaldı; ama bu kez Dev Adamlar’ın soluğu daha uzundu, aklı daha berraktı, oyunu daha olgundu.
Sekizde sekiz...
İşte tam da aranan sürdürülebilirlik bu.
İlk turda toplanan galibiyetler ve ikinci turdaki sonuçlar, Türkiye’ye öyle büyük bir avantaj sağladı ki önümüzdeki kış pencerelerinde oynanacak dört maçın tamamı kaybedilse bile Dünya Kupası bileti büyük ölçüde garanti hale geldi. Elbette sporun matematiği ile sahanın gerçeği her zaman birebir örtüşmez. Ama işin açık tarafı şu: Artık “acaba?” diye başlayan cümlelerin yerini güçlü bir inanç aldı.
Ben bu takımın kalan dört maçta da kolay kolay tökezleyeceğine inanmıyorum.
Çünkü burada yalnızca bir galibiyet serisi yok. Burada bir oyun kimliği, bir takım aklı ve daha önemlisi ortak bir ruh var.
Bu yüzden Katar, artık sadece bir hedef değil; ulaşılan bir eşik gibi duruyor.
Ama bu hikâyenin asıl heyecan verici tarafı, Dünya Kupası’na gitmekten ibaret değil.
Asıl mesele, Dünya Kupası’nın bizim için hangi kapıyı aralayabileceği.
O kapının adı: Olimpiyatlar.
Türkiye erkek basketbol milli takımı, olimpiyat sahnesine son olarak 1952 Helsinki’de çıktı. Eğer 2027 üzerinden düşünürsek, bu tam 75 yıllık bir hasret demek. Yetmiş beş yıl... Neredeyse bir ülkenin basketbol hafızası kadar uzun bir bekleyiş. Her kuşak kendi döneminde “Bu kez olabilir” dedi. Her seferinde bir eşik aşılamadı, bir viraj dönülemedi, bir fırsat ellerin arasından kaydı gitti.
Şimdi ise tablo farklı görünüyor.
Önümüzde Los Angeles var. Dünya Kupası’nda alınacak sonuçlar ve kıta kotaları hesabı, Türkiye’yi yeniden o beş halkalı sahneye taşıyabilir. İşte bu yüzden Katar’a giden yol, aslında Los Angeles’a açılan yol olabilir.
Burada parantez açılması gereken en önemli noktalardan biri de Ergin Ataman etkisi.
Ataman, Milli Takımı yalnızca en iyi oyuncuların toplandığı bir vitrin takımı olmaktan çıkarıp gerçek bir “kolej takımı” havasına soktu. Bu tanım boşuna önemli değil. Çünkü basketbolun en disiplinli, en paylaşımcı ve en sistem odaklı örneklerinden biri Amerikan kolej basketbolunda görülür. Orada yıldızlardan çok düzen, bireysel yetenekten çok takım kimliği konuşur.
Ataman’ın asıl başarısı da tam burada yatıyor.
Bu takım artık sadece yetenekle oynamıyor; birlikte oynuyor. Birbirini tamamlıyor. Birbirinin açığını kapatıyor. Aynı hedefe aynı ruhla yürüyor. Belki kağıt üstünde herkes süper yıldız değil ama sahada oluşan bütün, çoğu zaman yıldızlar toplamından daha büyük bir anlam taşıyor.
Milliler’in bugün yakaladığı başarıda amatör ruhun, fedakarlığın ve takım olma bilincinin payı büyük. Bu da bize şunu söylüyor: Basketbolda kalıcı başarı bir maçla, bir turnuvayla ya da tek bir jenerasyonla gelmez. Taşıyıcı sistemi sağlam kurarsanız gelir. Kulüpler üretirse gelir. Altyapı beslerse gelir. Genç oyuncular doğru ortamda yetişirse gelir. Milli takım bu zincirin doğal sonucu olarak süreklilik kazanır.
Ve sonra bir gün dönüp bakarsınız; yıllardır uzakta görünen hedef artık o kadar da uzak değildir.
Bugün için Katar cepte gibi görünüyor. Önümüzde oynanacak dört maç var. Elbette spor, kesin cümleleri sevmez. Ama bu takımın verdiği hissiyat, matematiğin de ötesine geçiyor. Çünkü bazen inanç, form grafiği ve takım ruhu bir araya geldiğinde, hayal dediğiniz şey gerçeğin provası haline gelir.
12 Dev Adam’ın hikâyesi artık yalnızca bir Dünya Kupası bileti alma hikâyesi değil.
Bu, Türk basketbolunun yeniden kendine gelme hikâyesi.
Bu, istikrarın neye benzediğini hatırlama hikâyesi.
Bu, olimpiyat hasretini bitirme ihtimalini yeniden ciddiye alma hikâyesi.
Ve bütün bu yolu düşündüğümde aklıma tek bir cümle geliyor:
O sene galiba 2027.
Belki de gerçekten beklediğimiz o “bir gün” geldi. Katar’a giden yol açıldı. Şimdi sırada Los Angeles var. Ve eğer o beş halka yeniden gökyüzümüzde görünürse, 75 yıllık hasretin ardından söyleyeceğimiz cümle de belli olacak:
Meğer o sene 2027’ymiş.


YORUMLAR