KAYIP

EuroLeague’in yakın geçmişine damga vuran Anadolu Efes, Barcelona, Milano ve Partizan; bu sezon yalnızca maçlar değil, kimlik, istikrar ve gelecek algısı da kaybetti. Bir zamanlar zirveyi şekillendiren dört dev için 2025-26, kupalardan çok eksilen güçlerini ve yeniden kim olacaklarını sorguladıkları sezon oldu.

KAYIP
09 Mayıs 2026 - 10:42
50. YILDAKİ HAYAL KIRIKLIĞI: ANADOLU EFES

Yarım asırlık tarihinde Avrupa’nın zirvesine iki kez çıkan Anadolu Efes için 50. yılın anlamı kutlamadan çok yüzleşmeye dönüştü. Değişen koçlar, kaybolan saha içi kimliği ve geçmiş başarıların gölgesinde kalan yapı; lacivert-beyazlıların artık yalnızca kadro değil, kulüp aklını da yeniden inşa etmesi gerektiğini gösterdi.

SİRAÇ EL

Kuruluşunun 50. yılında kutlama, yeniden doğuş ve eski ihtişamın hatırlanması beklenirken Anadolu Efes için sezon; tarihî ağırlığın omuzlara çöktüğü, yanlış kararların büyüdüğü ve kulübün modern kimliğinin ciddi biçimde sorgulandığı bir kırılma dönemine dönüştü. Bir dönem Avrupa basketbolunun zirvesini arka arkaya fetheden yapı, bu kez yalnızca yenilmedi; aynı zamanda kendi basketbol gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Ancak burada en kritik nokta şu: Böylesine sert bir sezonu değerlendirirken, yaşananları yalnızca skor tabelasına değil, gerçek tabloya da doğru yerleştirmek gerekiyor.

ALTIN ÇAĞDAN SONRA GELEN SARSINTI
Anadolu Efes, Ergin Ataman döneminde 2021 ve 2022’de üst üste iki EuroLeague şampiyonluğu yaşayarak Türk basketbol tarihinin en büyük kulüp başarılarından birine imza attı. Bu başarı yalnızca kupalarla değil; Shane Larkin, Vasilije Micic, Bryant Dunston, Rodrigue Beaubois ve Krunoslav Simon gibi parçaların oluşturduğu elit basketbol kültürüyle de anlam kazandı.

Ancak Avrupa basketbolunda zirvede kalmak, zirveye çıkmaktan çoğu zaman daha zor.
Ataman sonrası dönemde yaşanan temel problem yalnızca teknik adam değişimi değil; organizasyon kimliğinin yeniden tanımlanamaması oldu. Erdem Can, Tomislav Mijatovic, Luca Banchi, Igor Kokoskov ve ardından Pablo Laso gibi farklı isimler üzerinden ilerleyen süreç, istikrar yerine sürekli yön arayan bir yapı görüntüsü oluşturdu.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, yazıdaki bazı bilgilerin doğruluğunun net teyit gerektirmesidir: Anadolu Efes’in “üç koç değişimiyle sezonu tamamladığı”, “19. sırada bitirdiği” ya da belirli galibiyet-mağlubiyet sayıları gibi detaylar resmî sezon verileriyle kesinleştirilmeden mutlak gerçeklik gibi ele alınmamalıdır. Ancak genel çerçeve açısından bakıldığında, sezonun beklentilerin belirgin şekilde altında geçtiği ve kulübün yeniden yapılanma ihtiyacının görünür hâle geldiği açıktır.

KAYBEDİLEN SADECE MAÇLAR DEĞİLDİ
Efes’in düşüşündeki en önemli meselelerden biri, saha içi sonuçların ötesinde kimlik aşınması oldu.
Bir dönem Sinan Erdem’de rakipler üzerinde psikolojik baskı kuran, oyunun kırılma anlarında özgüvenini hissettiren yapı; son yıllarda bu karakter bütünlüğünü daha zor yansıtan bir görüntü verdi. Bu yalnızca taraftar ilgisi ya da salon atmosferiyle açıklanabilecek bir konu değil. Asıl mesele, takımın sahadaki aidiyet duygusunun ve kolektif reflekslerinin eski seviyesinden uzaklaşması.
Efes’i özel yapan yalnızca yıldızlar değildi. Efes’i özel yapan; doğru rol dağılımı, güven veren sistem ve kriz anlarında ne oynadığını bilen bir basketbol organizasyonu olmasıydı.

SHANE LARKIN GERÇEĞİ VE KADRO YAPISI
Shane Larkin hâlâ Avrupa basketbolunun en özel bireysel yeteneklerinden biri olarak görülebilir. Ancak son yıllarda Efes’in temel sorularından biri şu oldu: Larkin merkezli yapı yeniden elit seviyeye taşınabiliyor mu?

Sorun yalnızca bir oyuncunun form seviyesi değil; etrafındaki yapının ne kadar doğru kurulduğu.
Modern EuroLeague’de artık yalnızca yüksek bireysel kalite yeterli değil. Fiziksel sertlik, savunma disiplini, sakatlık yönetimi, rol oyuncularının devamlılığı ve kültürel uyum belirleyici hâle geldi. Efes ise zaman zaman yetenekli ama bütünlük açısından eksik bir yapı görüntüsü verdi.

YÖNETİMSEL SORU: YENİDEN YAPILANMA NASIL OLACAK?
Efes yönetiminin yatırım yapmadığını söylemek güç. Kadroya önemli eklemeler yapıldı, farklı koç profilleri denendi. Ancak asıl problem, bu parçaların uzun vadeli bir basketbol vizyonu içinde ne kadar uyumlu olduğu sorusu.

Sürekli koç değişimi bazen çözüm değil, daha büyük yapısal sorunun belirtisidir.
Efes’in artık yalnızca yeni bir antrenöre değil; sürdürülebilir sportif akla, modern kadro mühendisliğine ve iki şampiyonluk döneminin mirasını bugüne adapte edecek yeni bir organizasyon modeline ihtiyacı var.

50. YIL, NOSTALJİ DEĞİL YÖN TAYİNİ OLMALI
Kuruluş yıl dönümleri bazen kutlamadan çok muhasebe anlamı taşır. Anadolu Efes için bu dönem tam da böyle okunabilir. Geçmişin büyük başarıları elbette kulübün tarihî gücünü oluşturuyor. Ancak EuroLeague her yıl daha sert, daha atletik ve daha stratejik bir yapıya dönüşüyor. Sadece eski başarı hafızasına yaslanmak, bugünün sorunlarını çözmüyor.

Efes’in önündeki asıl mesele, yeniden şampiyon olup olmayacağından önce şu: Nasıl bir kulüp kimliğiyle geri dönecek? Çünkü Anadolu Efes’in gerçek sınavı yalnızca kaybettiği maçlar değil; Avrupa basketbolundaki yerini yeniden tanımlayabilme kapasitesi olacak. 50. yıl, bir devrin sonu olmak zorunda değil. Ancak yeni bir devrin başlangıcı olması için geçmişe değil, doğru geleceğe yatırım yapılması şart.
 



MİLANO YİNE GÜÇLÜYDÜ AMA YETERİNCE GÜÇLÜ DEĞİLDİ

Yüksek bütçe, yıldızlarla dolu kadro ve büyük beklentiler… Milano bir kez daha EuroLeague’de güçlü göründü ama gerçek elit seviyeye ulaşacak sürekliliği sağlayamadı. Potansiyeli ile sonuçları arasındaki mesafeyi kapatamayan İtalyan devi için bu sezon, çöküşten çok kaçan fırsatların ve eksik kalan kimliğin hikâyesi oldu.

ECE ERGEZ

Kâğıt üzerinde EuroLeague’in en deneyimli, en derin ve en iddialı kadrolarından birine sahip görünen EA7 Emporio Armani Milano, bir sezonu daha büyük beklentiler ile sınırlı gerçekler arasında geçirdi. Yüksek bütçe, önemli yıldızlar, köklü organizasyon yapısı ve tecrübeli teknik akla rağmen Milano bir kez daha Avrupa’nın gerçek elitleri arasına kalıcı biçimde yerleşemedi. Zaman zaman üst düzey performanslar sergilese de bu takımın en büyük problemi yine aynıydı: süreklilik. Modern EuroLeague’de sıçrama yapmak için gereken istikrar sağlanamadı ve Milano, potansiyeli ile sonuçları arasındaki mesafeyi kapatamadı.

Milano’nun sezonunu özetleyen en net ifade belki de “kaçan fırsat” oldu. Sezon başında kurulan yapı, yalnızca play-off yarışı değil; doğru kimya yakalandığında Final Four konuşulabilecek düzeydeydi. Kadro kalitesi, bireysel üretim kapasitesi ve tecrübe bakımından birçok rakibine göre önemli avantajlara sahip olan İtalyan temsilcisi, buna rağmen sezon boyunca bir kimlik istikrarı oluşturamadı.

Bazı haftalar EuroLeague’in en disiplinli hücum takımlarından biri gibi göründüler. Tempoyu kontrol eden, yarı saha setlerini verimli oynayan, dış şut ritmi yakalayan ve yüksek skor üreten bir Milano izledik. Ancak aynı takım, kritik eşiklerde savunma sertliğini kaybetti, maç içi kırılmalarda reaksiyon veremedi ve özellikle üst düzey rakiplere karşı aynı karakteri sürdüremedi.

Ortalama 80’li skor üretimi, yüzeyde hücum gücünü olumlu gösterse de asıl problemin savunma devamlılığı ve oyun bütünlüğü olduğunu ortaya koydu. Milano’nun sorunu sayı atmak değil; bunu kazanma karakterine dönüştürmekti.

NE TAM İÇERİDE, NE TAM DIŞARIDA
Milano sezon boyunca puan tablosunun en dikkat çekici “arada kalmış” ekiplerinden biri oldu.
Bir türlü üst sıralara kalıcı biçimde yerleşemediler. Ancak tamamen yarış dışına da düşmediler. Bu durum ilk bakışta rekabetçi görünse de aslında daha büyük bir sorunu işaret ediyor: Milano hiçbir zaman gerçek anlamda elit seviyenin parçası gibi görünmedi.

Play-off hattına yaklaştıkları anlar oldu, fakat o çizgiyi zorlayan bir takım görüntüsünden öteye geçemediler. Rakipler vites artırdığında Milano çoğu zaman cevap vermekte zorlandı. Bu da onları sezon boyunca “tehlikeli ama belirleyici değil” kategorisinde bıraktı. EuroLeague seviyesinde bazen en büyük sorun kötü olmak değil, yeterince iyi olamamaktır.

MESSINA DÖNEMİNİN SONU VE DEĞİŞMEYEN TABLO
Sezonun en önemli kırılma noktalarından biri kuşkusuz Ettore Messina ile yolların ayrılmasıydı.
Kulüp tarihine önemli izler bırakan, Avrupa basketbolunun en saygın figürlerinden biri olan Messina’nın vedası, yalnızca teknik değil, sembolik bir değişimdi. Yerine Peppe Poeta’nın gelişi, yönetimin mevcut gidişattan memnun olmadığını açık biçimde gösterdi. Ancak koç değişimi, saha içindeki temel sorunu çözmeye yetmedi.

Bu da Milano’nun probleminin yalnızca kenardaki isimle sınırlı olmadığını gösterdi. Sorun daha yapısaldı: Kadro parçalarının birbirini tamamlama biçimi, psikolojik dayanıklılık, maç içi devamlılık ve organizasyon kimliği… Aslında bu senaryo Milano için yeni değil.
2021’de gelen Final Four başarısının ardından her sezon güçlü kadrolar kuruldu, önemli isimler eklendi, beklenti yükseldi. Ancak o eşiğin ötesine geçilemedi. Milano, birkaç yıldır sürekli olarak potansiyel vadeden ama bunu tam karşılığa çeviremeyen bir organizasyon görüntüsü veriyor.

YILDIZLAR YETMİYOR, KİMLİK GEREKİYOR
Milano’nun temel sorusu artık şu:
Bu takım gerçekten ne olmak istiyor?
Sadece pahalı ve tecrübeli bir kadro mu? Yoksa Avrupa’nın en sert, en disiplinli ve en güvenilir basketbol yapılarından biri mi?
Çünkü modern EuroLeague’de bütçe tek başına fark yaratmıyor. Takım kimliği, rol dağılımı, savunma kültürü ve zor anlarda reaksiyon verebilme kapasitesi belirleyici oluyor.
Milano son yıllarda iyi oyuncular topladı. Ancak büyük takım olmanın bir diğer şartı olan kolektif karakteri her zaman sahaya koyamadı.

ÇÖKÜŞ DEĞİL AMA BAŞARI DA DEĞİL
EA7 Emporio Armani Milano için 2025-26 sezonu tam anlamıyla bir çöküş değildi.
Ama başarı da değildi.
Asıl sorun da burada yatıyor.
Bu seviyede “ortalama” kalmak çoğu zaman başarısızlık olarak görülür. Çünkü potansiyeliniz yüksekse, beklenti de yüksektir. Milano bir kez daha ne dibe battı ne zirveye çıktı; fakat Avrupa basketbolunda bazen en büyük hayal kırıklığı tam da budur.
Milano yine güçlüydü. Ama yine yeterince güçlü değildi.
 



KARA KIŞ
PARTİZAN

Avrupa basketbolunun tutkusu, karakteri ve tribün gücüyle özdeşleşen Partizan Belgrad; bu sezon yalnızca maç kaybetmedi, kimliğini de derin bir sorgulamanın içine sürükledi. Zeljko Obradovic ayrılığı, kırılan taraftar bağı ve saha içine yansıyan yapısal krizler, köklü devin geçmiş başarılarla bugünü taşıyamayacağını acı biçimde gösterdi.

ARDA AYGAHOĞLU

Skor tabelasına yazılan yenilgiler bazen yalnızca maç kaybettirmez; bir kulübün kimliğini, tribünle bağını ve geleceğe dair inancını da aşındırır. Avrupa basketbolunun en tutkulu atmosferlerinden birine sahip Partizan Belgrad için bu sezon tam anlamıyla böyle geçti. Üç koç değişimi, kulüp tarihinin en uzun EuroLeague yenilgi serilerinden biri, Zeljko Obradovic’in ayrılığı ve 15. sırada tamamlanan sezon… Bu yalnızca sportif bir başarısızlık değil; bir basketbol devinin çok katmanlı çözülüşüydü.

BİR DEVRİN SONU
Partizan, Avrupa basketbolunda yalnızca bir kulüp değil; karakterin, direncin ve aidiyetin simgelerinden biri olarak görüldü. Zaman zaman inişler yaşadı, ekonomik zorluklarla mücadele etti, kadro sorunlarıyla karşılaştı. Ancak bu sezon yaşanan kırılma, uzun yıllardır görülmeyen ölçüde derindi.

Sezon içinde gelen üst üste yenilgiler yalnızca sıralamayı aşağı çekmedi; soyunma odasındaki dengeyi sarstı, oyuncu grubunun özgüvenini eritti ve kulübün saha içi reflekslerini felç etti. En büyük kırılma ise kuşkusuz Zeljko Obradovic’in ayrılığı oldu. Avrupa basketbol tarihinin en büyük figürlerinden birinin, yeniden ayağa kaldırmak için döndüğü kulüpte bu denli ağır bir tabloyla vedaya yaklaşması, Partizan adına hem sembolik hem de sarsıcıydı.

Daha da önemlisi; Pionir’in yarattığı o benzersiz enerji ilk kez bu kadar ciddi biçimde zayıfladı. Partizan’ı özel yapan yalnızca sistem ya da yıldızlar değil, tribünle takım arasındaki görünmez bağdı. Bu sezon o bağ koptu. Hayal kırıklığı, aidiyetin önüne geçti.

OBRADOVIC DÖNEMİ: BÜYÜK İSİM, EKSİK SONUÇ
Başkan Ostoja Mijailovic’in, Obradovic’e tüm kadroyu yeniden şekillendirme yetkisi önermesine rağmen gelen istifa kararı, yalnızca sportif değil, kurumsal bir çatlağı da gözler önüne serdi. Elbette sezon başında koçun istediği bazı oyuncuların alınmadığı yönündeki iddialar önemliydi. Ancak böylesine büyük bir çöküşte sorumluluğu yalnızca yönetime yüklemek de gerçekçi olmaz.

Obradovic’in gelişiyle birlikte Partizan, Sırp basketbol standartlarının çok üzerinde bütçelere ulaştı. Kaynaklar oluşturuldu, kadrolar yeniden kuruldu, beklenti büyüdü. Ancak tüm bu yatırımlara rağmen Final Four seviyesi hiçbir zaman gerçek anlamda yakalanamadı. Geçmiş başarılar, bugünün sorunlarını sonsuza kadar örtemez.

Modern EuroLeague artık yalnızca disiplin, sertlik ve taktikle kazanılmıyor. Amerikalı oyuncularla iletişim, kültürel uyum, psikolojik yönetim ve yeni nesil oyuncu karakterleri çok daha belirleyici. Obradovic’in yıllarca başarıyla işleyen yöntemleri, özellikle bu sezon modern basketbol gerçekliği karşısında yeterince etkili görünmedi.

KOÇ DEĞİŞTİ, HİKÂYE DEĞİŞMEDİ
Obradovic sonrası Mirko Ocokoljic, ardından Joan Penarroya… Ancak değişen yalnızca kenardaki isimler oldu. Sahadaki kırılganlık, dağınıklık ve kimlik problemi aynı kaldı. Belki de sezonun en çarpıcı görüntüsü, Avrupa’nın en etkileyici basketbol atmosferlerinden biri kabul edilen salonda yalnızca 4.503 taraftarın yer aldığı karşılaşmaydı. Bu sayı yalnızca düşük katılım değil; taraftarın inanç kaybının somut göstergesiydi.

Penarroya’nın “Biraz deli olmanız ama aynı zamanda inanmanız gerekiyor” sözü teoride etkileyici olabilir. Ancak mevcut tabloda Partizan’ın ihtiyacı yalnızca inanç değil; yeniden yapılanma, doğru liderlik ve çağın basketboluna uygun bir organizasyon modeli.

PARTİZAN İÇİN ASIL SORU: KİMLİK NASIL GERİ DÖNECEK?
Partizan’ın yaşadığı çöküş tek bir koç, tek bir oyuncu ya da tek bir yönetim kararıyla açıklanamaz. Sorun çok daha derin:
• Yönetimsel kırılmalar
• Yanlış kadro mühendisliği
• Değişen basketbol dünyasına uyumsuzluk
• Oyuncu iletişimindeki kopukluk
• Taraftar bağının zayıflaması

Bu tablo, yalnızca kötü geçen bir sezon değil; basketbol dünyası dönüşürken kendi özünü koruyamayan bir yapının alarmıdır.

Partizan hâlâ Avrupa basketbolunun en güçlü kültürel markalarından biri. Ancak kültür, tek başına galibiyet üretmez. Doğru planlama, modern iletişim, karakterli oyuncular ve kulüp değerlerini bugüne adapte edecek bir vizyon olmadan geçmiş yalnızca nostaljiye dönüşür.
Bu sezon Partizan için bir başarısızlıktan fazlasıydı. Bu sezon, geçmişin ağırlığıyla bugünün gerçekleri arasında sıkışan bir devin aynaya bakma sezonuydu.
 



YENİDEN BARCELONA OLMAK


Bir zamanlar Navarro’dan Basile’e uzanan karakteri, altyapısı ve basketbol aklıyla Avrupa’nın zirvesine çıkan Barcelona; bugün bütçeler, yanlış kadro mühendisliği ve kaybolan kulüp kimliği arasında özünü yeniden arıyor. EuroLeague’de gerçek dönüş, yıldız transferinden değil; yeniden Barcelona olmaktan geçiyor.

ALİ BARUTÇUOĞLU

Bir dönem Avrupa basketbolunun zirvesine karakteri, kültürü ve saha içi aklıyla çıkan Barcelona… Bugün ise geçmişin ağırlığı ile geleceğin belirsizliği arasında sıkışmış durumda. 2010 yılında Paris’te düzenlenen Final Four’da Xavi Pascual liderliğinde Juan Carlos Navarro, Ricky Rubio, Erazem Lorbek, Pete Mickeal ve Gianluca Basile gibi dönemin elit isimleriyle EuroLeague kupasına uzanan Barça, modern dönemde ikinci kez Avrupa’nın en büyüğü olmuştu. O takım yalnızca bir şampiyon değil; bir kimlik manifestosuydu. Ancak o zaferin ardından geçen yıllar, Barcelona için çoğu zaman büyük bütçelerin ama eksik ruhun hikâyesine dönüştü.

Cory Higgins, Nikola Mirotic gibi yıldızlarla kurulan kadrolar… Saras Jasikevicius yönetiminde Vesely ve Satoransky gibi üst düzey parçalar… Yerel başarılar, İspanya Kupası zaferleri, ligde güçlü sezonlar… Fakat EuroLeague sahnesinde beklenen son adım bir türlü gelmedi. İlginç olan ise Saras’ın üç sezon boyunca kulübe kazandırdığı istikrar, kupalar ve üç Final Four başarısına rağmen organizasyonun yönünü Grimau ve Penarroya gibi bu seviyede sınırlı deneyime sahip isimlere çevirmesiydi. Sonuç ise yeniden Xavi Pascual’e dönüş ve buna rağmen play-in ötesine geçemeyen bir sezon oldu.

PALAU BLAUGRANA ESKİ KORKUSUNU KAYBETTİ Mİ?
Belki de en kritik sorulardan biri bu.
Palau Blaugrana hâlâ tarih kokuyor. Hâlâ basketbolun geçmişine ait çok özel anılar taşıyor. Ancak modern Avrupa basketbolunda rakipler dev arenalara, yüksek enerjiye ve yeni nesil atmosferlere geçerken; Barcelona’nın salon avantajı gelenek ile nostalji arasında sıkışmış görünüyor. Elbette marka değeri hâlâ devasa. Ancak yalnızca geçmiş, bugünün baskısını yaratmaya yetmiyor.

BARCELONA’NIN ASIL GÜCÜ: ALTYAPI VE KİMLİK
Barcelona bir yıldız transfer kulübü olmadan önce bir basketbol kültürüydü.
Navarro gibi, Lakovic gibi, Basile gibi formanın ağırlığını bilen oyuncular… Gençlere alan açan, hata yapma özgürlüğü tanıyan, sistem içinde büyüten bir yapı… Son yıllarda ise bu gelenekten uzaklaşıldı. Elbette her genç oyuncunun Navarro olması beklenemez. Ancak Joventut Badalona gibi yapılardan gelen aç, karakterli ve aidiyet duygusu yüksek oyuncuların eksikliği hissediliyor.
Barcelona’nın yeniden elit seviyeye dönmesi için yalnızca yıldız değil; kulübün kültürünü taşıyacak oyunculara ihtiyacı var.

VETERAN TERCİHİ DOĞRUYDU, ROL DAĞILIMI TARTIŞMALIYDI
Jan Vesely bu sezon yaşı ve sakatlıklarına rağmen birçok noktada karakter koydu. Ancak liderliğin Clyburn ya da Shengelia gibi isimlere ne ölçüde teslim edileceği baştan risk barındırıyordu. Veteran oyuncular doğru kullanıldığında Fenerbahçe Beko örneğinde olduğu gibi büyük fayda sağlayabilir. Ancak burada kritik detay, isim değil uyumdur. Kadro mühendisliği yalnızca yıldız toplamak değil; doğru karakterleri doğru görevlerle bir araya getirmektir.

XAVI PASCUAL DÖNEMİ YENİDEN BİR KİMLİK İNŞASI OLABİLİR
Barcelona’nın yeniden yükselişi, yalnızca transfer bütçesiyle değil, basketbol aklıyla mümkün.
Sert ve tempolu guardlar… Şut tehdidinin yanında savunma direnci olan kanatlar… Gerçek oyun kurucu özelliklerine sahip, gerektiğinde liderlik alabilecek guardlar… Ve en önemlisi; Barcelona formasının tarihini anlayan oyuncular…

Saras, Bodiroga, Basile, Lakovic gibi figürlerin temsil ettiği kültürü yeni jenerasyona aktarabilecek bir yapı kurulursa Barcelona yeniden korkulan bir organizasyona dönüşebilir.

SON SÖZ
Valencia yükseliyor. Real Madrid zaten standardı belirliyor. EuroLeague her geçen yıl daha acımasız hâle geliyor. Barcelona eğer yalnızca bütçeyle çözüm aramaya devam eder ve kulübün öz değerlerinden uzak kalırsa, Avrupa’nın zirvesinden biraz daha geriye düşme riski gerçek. Ancak kimliğine döner, altyapısını yeniden önemser ve formanın ağırlığını taşıyacak bir yapılanma kurarsa; bu dev kulüp yeniden Avrupa basketbolunun merkezine yerleşebilir. Barcelona’nın ihtiyacı daha fazla para değil. Barcelona’nın ihtiyacı yeniden Barcelona olmak.

YORUMLAR

  • 0 Yorum